Category archive

Konuk Yazarlarımız

KENOPSİA

by

Kenopsia: genellikle insan kalabalığı olan; fakat şu anda terk edilmiş gibi sessiz olan bir yerin ürkütücü atmosferi.

Delirmek için uyanılmış bir günün sabahı, her zamanki gibi gri bulutlar var ve hava kasvetli, yine bir gün klişeden ölüyoruz ama durum bu; bu durumun içinde cebelleşmekle uğraşırken 15 metre uzaklıktan gelen beton delme sesleri, pazar günü olsa ne bu diyeceğim ama diyemiyorum/toplum bizi günlere ayırmış ve suçlu olan benim;  salı, 12:35.

Neden sürekli uyuyorsun diyor annem ve tek duyduğum uyumakla alakalı cümleler ve tek önemsediğim uyumak; uyku apnesine yakalanmış olabilirim ve zerre takmıyorum hayatı; gelecek kaygılarım, yazdıklarım, arkadaşlıklarım ve bilumum şey daha, evet “şey” daha. O kadar anlamsız ki her şey,  seneler önce geride bıraktığım o kâküllü kızı hatırlamaya çalışıyorum; içi boş dışı ise sıvası yapılmamış anılarla dolu, uzaklara el sallama isteği gelse de kolunu kaldırmaya meyilli bile değil, üstelik almış hevesini dörtnala koştuğu her şeyden -ya da almış gibi yapmış- yorgun ve bitkin yani,  anlatabiliyor mu?

Sürekli yetişmek zorunda olduğu yerlerden göz kapakları yere düşmüş, mecburiyetler, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi, çamaşır makinasının uğultulu sesi ve ihtiyacı olmayan milyonlarca ses! Kuş özgürlüğüne bile kapalı seçenekler, ne düşündüğünü bilmeyen dalgın bakışlar, hiç gitmediğimiz yollar –hiç bitmeyen-, karamsal titreşimler, falan filan. Hissedebiliyor muyum? Seneler önceki ben’in bir devamı olduğumu ve yeniden doğmadığımı? Sanki ben değildim o ya da ne bileyim o da en az benim kadar gereksizdi galiba.

Soyulmuş portakal kabukları -ki portakal kabukları zaten soyulur- çekilmiş kahve kokusu, çubuk tarçın, yeni nesil su şişeleri ve yine bilmiyorum, beyin detoksu olarak yaklaşabiliriz muhtemel zayıflıklara. Kangurunun gözlerinden öpen ay çekirdeği, her yer bir duvardan ibaretken gelmiş varoluş sancıları, siyah kedigözü vintage gözlüklerle çevrili kaldırımlar, senin yaşadığın çağa ayak uyduramama sorunsalı, defalarca aynı mevsimi yaşamış olmanın verdiği  7ye5 tansiyon, seni bir yerde yakalayacak olmasından korktuğun panik atak!

Eski Türk filmi cızırtılarını sevmediğim için suçlu sayılmam, her fırsatta analog seviyorum; ama geçmiş olan her şey cızırtılı geliyor bana ve evet fotoğraf cızıltısını seviyorum. Şimdi hiç bunları yazmamış ve kendimle kavgalı değilmişim gibi %42 şarjı olan telefonumu elime alıp beyin öldürücü eylemler gerçekleştireceğim, eskimiş Vans ayakkabıların popüleritesini anlamayacağım, yine stalk yapmaya üşeneceğim ve facetune pürüzsüzlüğüne erişemeyeceğim bir gün olacak/bir gün daha.

etrafına bak, e t r a f ı n a.

MUTLULUK KAPINI ÇALDI AÇABİLİR MİSİN?

by

Dünyadaki her şeyin temel amacı, odak noktası ‘insan’dır. İnsanoğlunun var oluşu ruh ile bedendir. İnsanı insan yapan vücut fonksiyonları organlar dışında, ruh ile beden arasındaki bağlantılarla olan duygulardır. Birçok duygudan bahsedilebilir; korku, haz, mutluluk, inanç gibi. Mutluluktan bahsetmek gerekirse her insanın koşulsuz şartsız istediği bir duygu diyebiliriz. Bazı olaylarda direk mutluluk yaşarken bazı olaylarda dolaylı bir şekilde yaşanır. Sadece olumlu duygulara ulaşmayı hedefleyenler karşılaşacağı olumsuz duygularda kaçmayı tercih eder. İnsan kendisini nasıl programladıysa ona göre bir yol izler. Tabi bazı bireyler doğuştan ya mutluluğa ya da mutsuzluğa daha eğilimlidir. Mutluluk herhangi bir koşula şarta bağlanmadan aslında insanın içinde, zihninde başlar.  Aslında her bir duygu insanın düşünme şeklinden kaynaklanır. Nasıl düşünürsek ona göre yol belirleyip harekete geçeriz. Yaşamı boyunca insanoğlu kendini keşfetme arzusuyla yaşar. Yaşanan iyi, kötü, olumlu, olumsuz her ne varsa insanın kendi hayatında yaşamaması kaçınılmazdır. Yapmamız gereken bunların hepsinin bilincinde olup yaşanan olumlu duygulara şükretmek, olumsuz duyguları ise affetmektir. Mutluluk ise insanın kendi bakış açısından kaynaklanır.

Duyguların yaşı ve sınırı yoktur her birey bunları tatmaya mecburdur. Araştırmalara göre kadınlar ve gençler, erkek ve yaşlılara göre mutluluğu ve acıyı en doruk noktada yaşar ve bunun sebebi olarak da hormonlar gösterilir. Bireyin çocukluk döneminde, ailesinde ve toplumda yaşadığı olumlu ya da olumsuz duygulardan her ne varsa yetişkinlikte de yaşayabilmektedir.

Bazı duyguları sonradan bilinçaltına programlayabilmek mümkündür. Bunları yaşarken de insanlar iç huzuru arar. Mutluluğun amacı bazı şeylerin farkında olmak, sevmek ve sevilmek, inandığın değerlere yaptığın ibadet, yaşama tüm gerçekleriyle bakıp pozitif düşünmek, aidiyeti, üretkenliği ve güveni sağlayabilmektir. Mutluluğu bir alışkanlık haline getirmenin birçok yolu var elbette. En masum haliyle sadece gülümseyin. Yaşadığınız olumsuz duygular da olmuş olabilir hatta bunu sadece siz biliyorsunuzdur. Sosyal hayatta bulunduğunuzda en önemli şey gülümsemektir. “Kendi dertlerim varken başkalarını mı da düşüneceğim?” diyorsanız yanılıyorsunuz; aslında bu kendinize yapmış olduğunuz bir iyiliktir. Bilinçaltınız  “Eğer gülümsüyorsam, o halde ben iyiyim.” mesajı verecektir. Böylelikle yaşadığınız olumsuz olaylarla ya da duygularla baş etmek daha kolay olacaktır.

Her bireyin şu hayatta kendisine verilen ömür ile bir kere yaşayacağı kaçınılmaz bir gerçektir.  Ne dünün ne bugünün ne de yaşadığın anın bir daha tekrarı olmayacak. İnsan her geçen zamanını, bu anın tekrarı olmayacak bilinci ile en güzel şekilde geçirmeli. Hayat bazen insana birkaç yol sunar. Verilen kararın titizlikle incelenmiş olmasına dikkat edilmelidir mesela. Bazen ani verilen kararlar istenmeyen sonuçlar doğurabilir, “Acaba diğer yolu izleseydim daha mı iyi olur?” dedirtebilir. Hayat bize birkaç yaşama şansı verseydi şüphesiz her şeyi tatmak isterdik ve doyumsuz, arzuları bitmeyen, kararlarında sabit olmayan bir topluluk oluşabilirdi böylece. Yaşanılan hiçbir duygunun anlamı kalmazdı ne mutluluğun ne de sevginin.

Mutluluk, pozitif bir duygudur. İnsanların karşılıklı verebileceği enerji biçimidir. Sevme hormonlarını tetikler mutluluk. Dünyaya, diğer insanlara daha sevecen bakış açısı ile yaklaşmaktır. Mutluluk aslında insanın içindedir. Hep oradaydı hep de orada kalacaktır, bunu fark etmekte etmemekte insanın kendi elinde. Mutluluk nesilden nesille çoğaltılabilir. Mutluluk bir gülümseme ile etrafa bile dağıtılabilir. Mutluluğun sağlımız ve sevgi üzerinde pozitif etkileri vardır. Akıl, mantık çerçevesinde sevilebilecek hale getirir, kalp ise bu sevgiyi sonsuz bir şekilde devam ettirebilir. Bu etkileşimin en önemlisi de bireylerin karşılıklı olarak aynı duyguları hissedip yaşayabilmesidir. Kısacası mutluluk hayattaki bakış açınıza göre şekillenir.

Elif GÜLTEKİN

ÖYLE BİR YERDEN ESTİ GEÇTİ

by

Kapısız bir güneşli sabahtan sesleniyorum sizlere. Güneş üstümüze ılık ılık nefesini akıtırken yazılan bir yazının dramatik öyküsünden bahsedeceğim. Sabahın ilk saatleriydi daha. Gözlerin altından okunan mavi-mor torbacıklar yorgunluğu hissettiriyordu tüm satırlara. Güneş her zaman ilkbahardaki haliyle bulutların arasından göz kırparak kaçamak bakışlarını atıyordu üstümüze. Derin bir düşünceye bulanmak için ne kadar da ideal bir ortam diye sorgulamamak için kendimi alamıyorum devinim halinde ilerleyen bu satırları yazarken. Kulağıma çalınan bir Cem Karaca şarkısı, aklımda mırıldandığım bir Ali Lidar şiiri, belki de Murat Menteş romanlarında geçen herhangi bir karakterin yansımasını görüyordum böyle anlarda üzerimde.

Bütün bu betimlemeler, anlatılar belki de çok sıkıcı gelecek veya hiç okumayacaksınız. Benden daha kötü yazı yazanı da görmemişsinizdir. Lakin insanlar kendini yermeyi severler belki de ben öyle düşünüyorum. Bu komplekslerimizden bir türlü sıyrılamıyoruz nedense. Ya tamamen mükemmeliz ya da tamamen diplerde. Belki de bu dünyanın tam ortasında kendimizle dalga geçerek var olmaya çalışmalıyız. Sıkıcı hayatlarımızı şenlendirmek için başkalarından ziyade bu durumu kendimizde aramalıyız. Bir muammanın içinde yeni bir muamma yaratmaya benzer düşüncelerimiz. Bu düşüncelerin arasında savaşmaktan ziyade teselli arıyoruz belki de. Teselliler, temennilere bağlanıyor,  temenniler de hayallere bağlanıyor. Bu devinim gerçekten sizi yormadı mı?

Kendimize homo sapiens dediğimiz bugünlerde düşünmekten çok  bir homo habilis edasıyla var oluyoruz kalabalık kentlerin bilinmeyen sokaklarında. Sonra bir kadın geliyor her şeyi değiştiriyor. Bir taksiye biniyorsun “Kadıköy’e…” diyorsun. Sokağın ortasında elinde şarap şişesiyle naralar atarak ilerliyorsun. Kadın! Sana sesleniyor, duyamıyorsun. Seslendikçe,  aklına gelen şiir dizeleri fışkırıyor beyninden sokağın gürültüsüne:

“Meyhanede tanıdığım gerzek bir filozof vardı.
Güzel kadınlar insanın ömrünü uzatır derdi.
Bir sürü güzel kadın girdi hayatıma.
Hepsi ağzıma sıçtı.”*

Kim bilir birileri gerçekten bunu yapmıştır. Birileri de hiçbir şey yapmamıştır. Demem o ki bazen sadece susarsınız kimsenin duyamayacağı kadar bağırırsınız. Belki de sokakta yürürken yeni birine aşık olursunuz kim bilir.

Yirmi birinci yüzyıl insanı gibi olamıyorum maalesef. Esefle kınadığım çaresiz bir hastalığa kapılmış bu insanlar karamsarlığın en dip noktasında bir keman virtüözü gibi kendilerini seslendiriyorlardı. Anlamların anlamsız olduğu bu yüzyılda insanlar çok seviyor, çok aşık oluyor, her şey de iyiler, çok umutlular fakat hemen bıkarak bunları bitiriyorlar. Bizler sıkılma hastalığına yakalanmışız. Bir şeyden sıkılmak bu kadar kolay mı sizce? Sizin de düşünce olarak kendinizi yitirdiğiniz olmuyor mu?
Bu dünyada bir daha düşünemeden yaşayacağınızı bir düşünün ve bu konuyu ayrıca tartışalım. Bir  not bırakmadan da geçemeyeceğim karamsarlıklarınızı mumyalamak istiyorum. Ama neredeyse karamsarlık rüzgarına kapılmayan bir avuç içi kadar sapiens biribirimize dahi sarılamıyoruz.

Velhasıl kelam burada daha uzun bir saçmalık yazacaktım. Ama sizlere Müslüm Baba’nın bir şarkısından serzenişte bulunacağım,

“Feleğin cilvesine,
Hayatın sillesine,
Dertlerin cümlesine,
İTİRAZIM VAR.”*

İtiraz edin, bıkmayın, usanmayın, şu dünyada ne yapmak istiyorsanız onu yapın. İnsanları sevin, hayvanların başlarını okşayın, gözlerinde gülümsemeyi göreceksiniz. Sevin hiç bıkmadan sevin, daha çok sevin, sarhoş olun; şiirle, kitapla, bir kadınla, bir çocukla sarhoş olun. Nasıl olursanız olun ama sarhoş olun ve hiçbir zaman vazgeçmeyin.

Unutmayın sayın yirmi birinci yüzyıl insanı,  her şey bitiyor. Lakin ben bu yazıyı bitirmiyorum. Sizlere göre her şey bitiyor. Sevgimiz, dostluklarımız, aşklarımız, umutlarımız, hayatlarımız… Buna bağlı olarak ben bu yazıyı bitirmiyorum. İtlik olsun.

Kalabalık bilinmez bir kentin bilinmez sokaklarından, kalabalık kentin tenha kadınlarına.

Fangorn Ormanındaki Bir Balkabag

 

Kapak Fotoğrafı: Paul Gauguin- Uyuyan Çocuk tablosu-1881.

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.
YUKARI GİT